Geleceğin ve Bilimin Kayıp Yolu

SİYASET!
Geleceğin ve Bilimin Kayıp Yolu…
Türkiye’nin Siyasi İkilemi ve Kutuplaşmalar Sonucu, Gençler ve Üniversiteler Siyasetin Figüranları Olarak Kullanılıyor.
Türkiye’de üniversiteler bilimle öne çıkmıyor ve hâlâ siyaset kurbanı gençleri konuşuyorsak, ülkede yanlış muhalefet yapıp sonra gençlerin hayatı bitiriliyorsa, 1970’ten çok fazla yol kat edememiş bir zihniyet hâlâ yaşıyor demektir.
Çocuğunu üniversiteye gönderen anne babalara yazık değil mi? Bir genç 20 yılda yetişebiliyor. Üniversiteleri hedef alan siyasetin amacı ülkeyi 20 yıl geriye götürmek değil de nedir? Türkiye’nin siyasi tarihinde, 1970’ler ve 1980’ler, üniversite gençliğinin siyasetin merkezine yerleştiği, sol ve sağ arasındaki kutuplaşmanın en derinleştiği dönemler… O yıllarda üniversiteler, ideolojik çatışmaların ve toplumsal gerilimlerin merkezleri haline getirilmedi mi? Solcu hareketlerin yükseldiği bu dönemde, gençler ülkücüler ve diğer siyasi gruplarla ciddi çatışmalara girmedi mi? Bu çatışmalar, yalnızca sokaklarda değil, üniversite kampüslerinde de yoğunlaşıp, siyasi liderler öğrenci hareketlerini sıkça kendi çıkarları doğrultusunda kullanmadı mı? Yıl 1970 değil, 2025. Biz neden hâlâ aynı tuzaklara düşüyoruz?
Ülkenin Zaman Kaybı ve Geriye Gittiği Dönemler
1970-1980… Mavi çocuklarımız ve hilâl bıyıklı yağız delikanlılarımız ideolojik çatışmaların kurbanı oldu. Özellikle sağcı ve solcu gençler arasındaki kavgalarda çok sayıda gencin hayatı sona erdi. İdam edilen isimler arasında, bu çatışmalara katılan ya da bu çatışmalar sonucu yaşamını yitiren gençler yer alıyordu. O dönemki üniversite hareketleri, sadece sol görüşlü gençlerle sınırlı kalmayıp, milliyetçi hareketlerin de önemli bir parçasıydı. Hem ülkücüler hem de solcular, bu dönemde siyasi çatışmaların yoğun merkezlerinden biri oldular. Bu gençlerin ve liderlerin ölümüne yol açan çatışmalar, sadece bireysel kayıplarla sınırlı kalmadı, aynı zamanda toplumun büyük bir kısmı için psikolojik ve toplumsal travmalar yarattı. Ülkenin Zaman Kaybı ve Geriye Gittiği Dönemler olarak tarihe acı acı yazıldı.
Ülkemizi Kutuplaştırmaya Hakkınız Yok!
Kargaşa yaratan siyaset iklimi, Türkiye’yi 1980’lerde de 90’lar başında da toplumsal yaraları saracak, hak ve özgürlükleri güvence altına alacak adımlar atılmadı. Bu kargaşa, Türkiye’nin hem iç hem de dış politikasında büyük bir duraksama ve gerileme dönemine yol açtı. 1980 sonrası geleneksel yapılar, uzun yıllar süren bir kırılma yaşadı. Hızla değişen dünyaya ayak uyduramayan, iç politikada sürekli kutuplaşan bir ülke haline geldik. Bugün, gençlerimize tuzak kuran, toplumu bir birine düşüren iktidar-muhalefet çatışmasının ortasında ikiye bölünmüşlüğün sorumluları, ülkesine bunu yapmaya hakkı yok!
Siyasi kutuplaşmalar ve gençlerin siyasi aracı olarak kullanılmasına şahit oluyoruz. Geçmişteki travmalardan ders çıkarmadan, neden daha 15 yaşındaki gencin eline bayrağı tutuşturup, iktidara
saldıran sloganlar attırıyorsunuz? Ya da iktidar cephesi de neden kutuplaşmaları bitirmek yerine, muhalefete muhalefet olmayı öğretiyor? Neden insan kendi evladına bunu yapar? Bugün Türkiye’ye kutuplaşma ve çatışma kültürünü yeniden yaşatıp, ülkeyi geriye sürüklemeye çalışan zihniyete dur demeliyiz.
Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu: “Meclis kürsüsüne çıkıp birbirini atıp tutan, hakaret eden vekillerin, daha sonra meclis lokantasında karşılıklı güle oynaya yemek yediğini görseydiniz; tanıdıklarınızla asla siyasi tartışmalara girmezdiniz.” sözünü hatırlayalım. Ya da yakın zamanda duyduğumuz Devlet Bahçeli: “Birbirimizi kırmıyoruz inşallah. Bazen siyaseten söylememiz gerekenler oluyor.” Özgür Özel: “Estafurullah! Herkes doğru bildiğini savunuyor. Saygıda, sevgide bir eksiklik yok efendim.” diyaloğunu neden unutup kendi hayatını bitiriyorsun, geleceğin umudu üniversiteli gencimiz?
‘’Tarih tekerrürden ibarettir.”
Tarihten ders çıkarmazsak, aynı şeyleri yaşar dururuz. Ülkeyi kurtarmak için üniversitelerimizin bilime yönelmesini, siyasete kurban edilmeyecek vizyona sahip olmasını istiyoruz. Madem bu sisteme karşısın, adalet istiyorsun, neden kendini yetiştirip ülkene adamıyorsun? Polise mukavemet yapan gençler, ne oldu şimdi? Yazık değil mi bütün bir geleceğiniz mahvoldu. Sadece sizin mi sanıyorsunuz aileniz? Yıkılan umutlar…?
Ey milletin seçtiği, umut bağladığı fakat kendi çıkarına ülkeyi dolandıran siyasetçiler, bu popüler siyasetten ne zaman vazgeçeceksiniz? “Ben bitersem millette bitsin” der gibi tribünlere oynayacağınıza, mesela unuttuğumuz bir kavram var, bütün bu olaylar sonucunda: “AR”. Biz bunu unuttuk. Çalmanın çok normal karşılandığı bir ülkede yaşıyoruz artık. ‘’Herkes çalıyor. Neden benim seçtiğim lider çalınca suç olsun.’’ diyen birine tanık oldum bugün. Ülkenin geçmişinde yaşanan hataların tekrarına düşme tehlikesi ile gençleri siyasal çıkarlar için bir araç olarak kullanmanın, toplumsal barışa ve huzura ne denli zarar vereceğini neden düşünemiyorsunuz? Tabi ki de bizden daha iyi biliyorsunuz, ama neden önceliğiniz bu devlet, bu millet değil?
Üniversiteler yeniden birer ideolojik çatışma arenası olmamalı; tam tersine, gençler, bilimsel ve kültürel olarak gelişebilecekleri bir ortamda olmalı. Siyasi kutuplaşmalar, yalnızca bireylerin hayatlarını değil, ülkenin sosyal yapısını ve ekonomik gelişimini de sekteye uğratıyor. Gençler, bu tür çatışmalardan, bir siyasi ideolojiyi savunarak değil, ortak bir paydada buluşarak çıkabilirler. Gelecekte bu tür kutuplaşmaların önüne geçmek, Türkiye’nin sağlam bir demokrasiye ve adalet sistemine sahip olmasıyla mümkündür. Bugün Türkiye’deki muhalefet, yanlış stratejilerle ve günü kurtarmaya yönelik hamlelerle gençleri de siyasi bir figür olarak kullanıyor. Gerçek ve uzun vadeli çözümler yerine, sembolik siyaset ve popülist söylemler öne çıkıyor. Bu durum, umutlarını tükenmesine yol açıyor. Özgür Özel’in hiç beklenmedik liderliği ardından İmamoğlu’nun dereyi görmeden paçaları sıvama özgüveni, bu konuda kafalarda soru işaretleri oluşturuyor. Özgür Özel’in liderlik için nasıl seçildiği, özellikle süreçle ilgili netlik eksikliği, partinin içindeki dinamizmin sorgulanmasına yol açıyor. Partilerde erken zafer ilanları, her zaman doğru sonuçlar vermiyor ve yanlış bir stratejiye dayalı hareketler, partinin toplumsal güvenini zedeleyebiliyor.
Hukuk: “Ak koyun kara koyun”u ortaya çıkaracak.
‘’Adalet er ya da geç yerini bulur.’’ Hukukun üstünlüğü ilkesi, sadece kâğıt üzerinde kalmamalı, tüm toplumsal yapılar ve siyasiler için bağlayıcı olmalıdır. Hukuk, hiçbir zaman hiçbir partinin güdümünde olmamalıdır. Hukukun üstünlüğü, tüm vatandaşlar için eşit haklar sağlamak ve adaletin herkes için geçerli olduğunun teminatıdır. Bu ilke, her türlü ideolojik ve siyasi baskının dışında kalmalı ve adaletin bir taraflı olmasına asla izin verilmemelidir. Hiçbir gücün, ne iç ne de dış etkenlerin, hukuk devleti ilkesini zedelemesine, onu kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmesine izin verilmemelidir. Adaletin sağlanması için, sadece seçimlerdeki siyasi iktidarlar değil, her durumda hukuk önünde herkes eşit olmalıdır. Hukuk devleti, toplumsal barışın, özgürlüklerin ve adaletin garantisidir. Bu nedenle, Türkiye’nin geleceği için hukukun üstünlüğü ve devletin bağımsız yargı mekanizmalarının her türlü siyasi müdahaleye karşı korunması esastır.
Türkiye’de bütün belediyeler aynı adalet terazisiyle incelenmeli…
Hukukun hiç kimseye hizmet etmeyen, yalnızca toplumun genel çıkarını gözeten bir değer olduğunu unutmamalıyız. Adalet terazisi kurulmuşken, partisine bakılmaksızın bütün belediyeler de aynı incelemeyi geçirmeli; “Ak koyun kara koyun” ortaya çıkarılmalıdır. Türkiye’nin dört bir yanındaki belediyeler, artık sadece partizan bakış açısıyla değil, adalet terazisiyle incelenmeli. Belediyeler, halka hizmet etme amacını gütmeli, partisel çıkarlar ve siyasi angajmanlar bu işleyişin önüne geçmemeli. Belediyelerin yönetiminde şeffaflık ve hesap verebilirlik tam anlamıyla sağlanmalıdır. Hangi partiden olursa olsun, tüm belediyeler adaletin sağlanması için denetlenmelidir. Bu, sadece adaletin bir gereği değil, aynı zamanda toplumsal barışın sağlanması adına da büyük bir önem taşıyor.
Toplumsal huzur için…
Tarihin hatalarını tekrarlamak, toplumları geriye götürür. Bugün, geçmişteki bu travmalardan ders alarak, gençleri sadece birer siyasi figür olarak görmek yerine, onlara özgür düşünme ve ifade özgürlüğü alanı tanımak gereklidir. Üniversitelerde bilimsel ilerleme, siyasetin etkisinden uzak tutulmalı ve gençler, ülkelerinin daha aydınlık yarınları için eğitilmelidir. Adaletle kurulacak ve özgürlük temelinde sağlanacak bir demokrasi, toplumsal huzuru garanti altına alacaktır.
Türkiye’de bu siyasi ikilem, ‘’Gençler ve üniversiteler siyasetin neresinde?’’ sorusunu getiriyor, geleceği ve bilimi kayıp bir yola sürüklüyor. Gençleri omuzlarına yüklenen bu siyasi yükten kurtarmak gerekiyor…
Sibel Bingöl